Embed

İyi değilim ki bugün

Bugün kara günün yıldönümü ve ben her zamankinden -ilk olay zamanı hariç- daha berbatım

5 yıl önceki yazımı tekrar yayınlamak istiyorum. 

 

CENNETİN EN GÜZEL MELEĞİ

 

 

 

Hersey babamızın cilveli bir kızı olmasını arzulamasıyla başlamıştı.

Renkli renkli kıyafetler alabileceği, fırfırlı donlar giydirebileceği, O'na cilveler yapmasını istediği, annesine benzeyen bir kız çocuğu...

20 Ağustos 2006'da bir çocuğumuz olacağını öğrendiğimizde bulutların üstünde uçuyorduk.

31 Ağustos 2006'da da ikizlerimiz olacağını öğrendiğimizde dünyanın sınırları dışında uçuyorduk.

Öyle ya, babamızın hayali olan kız çocuğuna ulaşma olsalığı da artmıştı böylece.

İkiz hamileliği zordur, birini alalım isterseniz diyordu doktorumuz.

Şiddetle karşı çıktık tabii, biz iki bebeğimize de sağlıkla kavuşacaktık.

Sevincimiz uzun sürmeden, daha 7. haftada sizi kaybetme tehlikesiyle tanıştık, heranı kabus gibi anlardı....

derken daha kötüsü oldu, sizi tamamen kaybettiğimizi düşündüren.

Üstteki bebeğin plesantası ayrılmıştı, hem de % 40 oranında. Büyük bir kanama vardı orada ve bu kanama artıp ta plesanta yerinden biraz daha ayrılırsa ikinizi de kaybedecektik.

13. haftada öğrendik, ilk başta şanslı sayılan ama sonra şanssız olan bebeğimizin babamızın hayal ettiği kızımız olduğunu.

Üstteki bebek herzaman daha avantajlıdır diyorlardı. Daha iyi beslenir, daha iyi gelişir. 

Senin için öyle olmadı.

Ayrıntılı ultrasonla bakıyorduk ve sadece senin hareketlerini görebiliyorduk üstte  olduğun için. 

"Bu kız çok cilveli, adeta su balesi yapıyor size" demişti doktorumuz.

Sana ait tek hareketli görüntü bu kalmış zihnimde.

Nasıl oldu ne oldu derken 21 Ocak 2007'ye, 25. haftaya kadar dayandın cilveli kızım. Kolay olmadı, ama geldik o günlere kadar.

Sadece 570 gram ağırlığındaydın ve yusyuvarlak kafan vardı. Tenin bembeyazdı. Erkek kardeşin senin yanında zenci gibi görünüyordu. Yüzün ve boynun buruş buruştu ilk günlerde. Sonra birden balon gibi şişmiştin, ödemlerinle.

Sizi her ziyaretimizde dokunup konuşuyordum sizinle.

2 Şubat 2007'de sana değen elimden sağ el işaret parmağımı yakalayıp sıkıca sarıldın. Deliye dönmüştüm sevinçten. Kızım beni hissetti diyordum.

"Ben seni bırakmak istemiyorum, sen de beni bırakma anne" diyordun.

Bırakmayacaktım, ne pahasına olursa olsun bırakmayacaktım.

Daha doğmadan başlayan şanssızlığın sizin hastanelerinizi değiştirirken de bırakmadı seni. Büyük bir hastaneye gitmeniz gerekiyordu, kardeşinin durumu senden kötüydü ve sadece 1tane yer yardı. Sonradan da seni alacaklardı. Sadece 3 gün ayrı kalacaktınız.

9 Şubatta aldılar kardeşini. Size söz verdim, sizi bir daha hiç ayırmayacaktım. Elimden gelen herşeyi yapacaktım. 12 Şubatta seni kardeşine götürecekken yer açılmadığı için  ertelenmişti ve ben sana verdiğim sözü tutamamıştım.

O gün sana her baktığımda ağladın. Entübe olduğun için tüpten dolayı sesin çıkmıyordu. Ama ben yanında değilken normal olan yüz ifaden ben sana baktığımda ağlama ifadesine dönüşüyordu. Hemşireler de ağladığını söylüyorlardı. Benimse yüreğim o kadar ağlıyordu ki...

5 hemşire sadece sana bakıyorken poponda kocaman ve derin bir pişik oluştuğunu gördüm o gün. Ve kanıyordu bir de o yara. Zar şeklindeki tenini hazır ıslak mendillerle  silmişlerdi çünkü.

Entübasyon tüpünün bantı açıldıkça üstüste bant yapıştırmışlardı ve yaralar oluşmuştu yüzünde.

Herşeye lanet okumak istiyordum. 570 gram doğmuş, 440 grama düşmüştün. Öyle muhtaçtın ki...

Burnundaki tüpü desteklesin diye bebek bezini rulo yapıp koymuşlardı, tüp kafanı yukarı çekmiş ve havada bir tüpün ucunda asılı kalmıştı kafan. Defalarca söylememe rağmen düzeltmediler duruşunu. Benim yanıldığımı söylediler hep. O geceyi kabus gibi gecirmiştim.  Telefon açıp başını düzeltmelerini söylemek istiyordum ama bana kızıp sana kötü davranılmasından korkuyordum. Zira pek de iyi bakılmıyordu zaten sana.

Şimdi sana acı veren herşeyi neden engellemediğim için hala canım yanıyor.

Anlayacağın hep şanssız gelişti yaşam sürecin. Kardeşin çok daha iyi koşullara kavuşmuştu. ilk 20 günde -100gramı varken oradaki 4. gününde 80 gram almıştı. Çok iyiydi bu, güçleniyordu. Sen ise eriyordun gözümün önünde ve ben hiçbirşey yapamıyordum.

Dedim ya, şanssız doğmuştun sen.

25. gününde kavuştunuz kardeşinle. Bir daha hiç ayrılmayacaktınız.

Bu kadar erken doğan bebeklere göre hiç fena değiller diyordu doktorlarınız.

Sevindik....gözümüz hiç arkada değildi artık. Çok  iyi bir hastanede, çok iyi bir ekip bakıyordu size.

Ohhhhh diyebildik ilk defa...

Derken sadece 2 gün sürdü sevincimiz. Minik bedenin yorgunluk sinyalleri vermeye başlamıştı. Solunum sıkıntın başlamıştı ve heran daha kötüye gidiyordun.

Hergün sabahı görürsek iyi diyordu herkes.

Ben ve baban hariç.

Biz sana güveniyorduk, çünkü sen çok güçlüydün. O ana kadar her zorluğu aşmıştın ve herkesi şaşırtmıştın. Bunun için sana "güçlü, kuvvetli" anlamına  gelen "Beken" ismini vermiştik. Hergün inançla bugün Beken'imin kötü olduğu son gün, yarın extübe olacak diyordum. Tabii her geçen günle birlikte kahroluyordum.

Öyle hassaslaşmıştın ki, senin yanına girmemi bile istemiyorlardı. Kapının açılması bile saturasyonunu birden bire % 40'lara düşürüyordu.

İlk zamanlar günde bir-iki kez canladırma yapılırken sana, son bir haftada bu sayı günde 10'a kadar çıkmıştı.

Öyle ki kardeşini 10 dakika için kucağıma verdikleri bir gün yarım saat geçmesine rağmen kimse O'nu yerine koymak için gelmemişti. Sevinçten deliye dönmüşken sebebinin sana canlandırma yapıldığı için olduğunu öğrendiğimde tüm hislerimi kaybetmek istemiştim.

..........................

Hemen hemen hergün kan veriliyordu sana, düşen tormbosit değerlerin için.

Kimse sana ne olduğunu anlayamıyordu. Teşhis yoktu, olasılıklar vardı.

Son haftaya girdiğimizde senin yaşadığın takdirde, 2 haftadır % 100 oranında verilen oksijen nedeniyle gelişebilecek sakatlık olasılığının % 100 ye yakın olacağı anlatılıyordu.

O gece biranlığına senin yaşamadığını düşündüm evde.

Kendimi hiç bu kadar delirmeye yakın hissetmemiştim. Belki de delirmek benim için en iyi şey olurdu; o zaman belki üzüntü hissetmezdim.

HIçkıra hıçkıra, bağıra bağıra ağladım o gece. Seni istiyordum, yaşamanı istiyordum. Sakat ta olsan kollarımda istiyordum seni. Herşeyinle...Bize su balesi yaptığın ultrason görüntüsü geliyordu sürekli gözümün önüne. Sen verdiğin savaşla yaşamayı hakediyordun.

.........................

Olmadı.

Tam 1 sene önce bugündü, saat sabah 10.30. Hastaneden arıyorlardı, doktorun benimle görüşmek için hastaneye gelmemi istiyordu. Titriyordum...ne düşüneceğimi bilmiyordum. Son günlerde hastanede doktorlarımızla karşılaşmamak için her yolu denemiş ve Onlar'ı görmeden atlatabilmiştim. İyi birşey olsaydı hemşirelerimiz beni arayıp haber verirlerdi. Onlar da bizimle birlikte gözyaşı döküyorlardı çünkü. Seni Onlar da çok seviyorlardı. 

Hastaneye gidecek gücü bulamadım kendimde. Babanı aradım ve beraber gittik O'nunla.

Daha doktorun konuya girmeden söyleyeceklerini duymamak için   çıktım. Bu bir kabustu, evet sadece kabustu. Ben uyanacaktım ve herşeyin yolunda olduğunu görecektim.

Birşeyler yapmak istiyordum, ama ne?

Bağırmak haykırmak istiyordum ama hiçbirşey değişmiyordu...

Neden?Neden? Neden?

Seni kaybetmek istemiyordum.

Ben sadece hayallerimi istiyordum, benim olan hayalllerimi. Sen ve kardeşin başroldeyken böyle çekip gidemezdin.

Babanla doktorun hala konuşuyorlardı, ben hiçbirşey duymak istemiyordum. Sanki duymazsam yaşanmayacaktı o şey.

Sonra baban seninle vedalaşmamı istedi.

Vedalaşma....

Seni kaybediyormuşuz...

Ne kolay yazılıyor değil mi? Harflerin yada klavyenin hisleri olsa yazar mıydı bunları acaba?

Nasıl geldim yanına, nasıl gördüm seni hatırlamıyorum. Sana ne dediğimi de hatırlamıyorum. En ufak bir sesle saturasyonun hızla düşüyordu ve ben sana zarar vermemek için ağlayamıyordum.

Herkesin hayalindeki gibi ikizlerimiz olmuştu, biri kız biri erkek.

Babanın istediği gibi sarışındın, kirpiklerin bile sapsarıydı, bana benziyordun.

Çok güzeldin nazlı çiçeğim. Dokunmaya kıyılamayacak kadar hem de.

Senin için Naz ismini hazırlamıştım. Baban Elif istiyordu. Elif dedik sana. Hem şarkın bile hazırdı, sana aşık olanlar için.

"İncecikten bir kar yağar

Tozar Elif Elifff diye

Deli gönül abdal olmuş

Gezer Elif Elifff diye"

Meğer kendimiz söyleyecekmişiz şarkını.

Abdal olan deli gönül bizimki oldu,gezdik Elif Eliffff diye.... 

................................

Sonra çıktık yanından. Sana acı veriyorduk çünkü.

Niye geldik bilmiyorum ama eve geldik.

Bir süre sonra baban kalbini tuttu ve dedi ki,

"Başımdan kalbime doğru sıcacık bişey indi ve kalbimin üstünde durdu".

1 dakika geçmemişti o sözünden sonra...

Babanın telefonu çalıyordu. Çalmamalıydı, sussun istiyordum.

"Lütfen cevap verme o telefona, lütfen....

lütfen dinleme arayanı, inanma ona"

Herşeye lanet okumak istiyorum, herşeye ama herşeye

Hayat dursun istiyorum şuanda, dönmesin dünya...

Olamaz....

Bu olaylar başkasının başına gelen olaylardır ve ben onları sadece gazetelerde okumak isityorum.

Benim başıma gelemez.

"Sarı kızımız melek oldu aşkım" diyor baban binbir güçlükle.

Duymak istemiyorum ki....

Melek olmak ne demek, algılayamıyorum ki.

Daha dokunamamışken, kucağıma bile alamamışken, öpüp koklayamamışken bu ayrılık da nerden çıktı şimdi?

Hayallerim vardı daha benim, seninle dolu, kardeşinle dolu, "siz"le dolu.

Bitti...

Gittin...

Bize Ali Candaş'lı hayalleri bırakarak.

Başka bir bebeğin ana kucağıyla taburcu edildiği bir günde kartondan bir torbayla verdiler seni.

"Özsüt, yaşam için tatlı şeyler" yazıyordu üstünde.

İçinde benim tatlı kızım vardı, hiç kucağıma alamadığım, öpüp koklayamadığım kızım...

50 gün için de olsa beni Elif Beken annesi yaptın. Senin annen olmak harikaydı...

Kötü sondan sadece birkaç gün önce minicik sağ elini tutup öpmüştüm usulca...sana zarar vermekten korkarak ama bir o kadar da öpmeyi isteyerek...

Dudaklarımda tadını hissetmek istiyordum ve yaptım.

İyi ki de yapmışım

Çok tatlıydın, hala dudaklarımda tadın.

5 saatlik Zonguldak yolculuğumuz boyunca kucağımda taşıdım seni, 50 günün acısını çıkarırcasına.

Güzelce yıkanıp bembeyaz geceliğini giydirdiklerinde yine kucağımda taşıdım seni yatağına kadar.

Önünde secde edenlerin içinde ben de vardım. Şimdi söylemeye bile dayanamadığım ve nasıl yaptığıma hala şaşırdığım şeyler.

Kendi yavrumun namazını kıldım.

Ellerimle koydum seni yatağına ve ilk örtünü ben örttüm üstüne.

Sürekli yağan yağmur senin yatma saatinde yerini güneşe bırakmıştı.

Yatağının son örtüsünün örtülmesiyle o güneşin nasıl süzülerek gittiği hala gözümün önünde. Seni almaya gelmişti,beraberce gittiniz.

Ellerimle adını yazdım başucuna.

Ayrılırken yanından gözümün önüne ansızın bir genç kız silüeti geldi, sen olmalıydın O.  

Çok güzeldin

......

Şimdi tam bir yıl olmuş. Karnımda geçirdiğin 25 hafta ve dünyadaki 50 gününe karşın 365 gün geçmiş.

Hergün, yarın daha az acı verir yokluğun diyorum ama yokluğunun acısı hiç azalmıyor. Sadece dışarıya yansıyan kısımda hissedilmiyor sensizliğin acısı.

Neler yaşandı, neden böyle oldu sorgulamak faydasız artık.

Sen aramızda değilsin.

Seni arıyorum heryerde.

Facebook çıktığından beri herkes anaokul arkadaşını bile buldu.

Bir sen yoksun. Googleda da arıyorum seni, kendimi buluyorum sonra.

Bir şeye üzüldüğümde, ağladığımda benim için üzülen birileri olur ve istediğimi yaparlar ya da başka yol bulunur. Ama o kadar ağlıyorum, çığlık atıyorum sen gelmiyorsun.

.....................

Umarım senin kollarımızda olmayışında bizim kusurumuz yoktur. Eğer varsa umarım bizi affedebilirsin.

Seni kaybettiğimizde kendime bir söz verdim, kardeşin Ali Candaş'a ağlayan gözlerle bakmayacağım hiç diye.

Genellikle de yaptım bunu. Belki o yüzden sürekli gülen bir kardeşin var.

Doğduğunda kara kuru birşeyken nasıl oldu da bu kadar güzelleşti diyorum bazen.

Sonra O'nun güzelliğinin iki kişilik olduğunu hatırlıyorum.

O'nun yaptığı herşeye 2 kişilik seviniyoruz, O'na dokunduğumuzda, O'nu sevdiğimizde aslında senin için yapamadıklarımız da var içinde.

Onun her gülüşünde şükrediyoruz Allah'a, O'nun sağlıklı oluşu ve bizimle oluşu için.

......................

Kaybedilen birini anmak için ayağa kalkarak saygı duruşunda bulunulur.

İşte Ali Candaş ta dün seni anmak için öyle yaptı ve ilk kez ayağa kalktı güzel kızım.

O da hissediyor seni.

O'nunla birlikte ziyaret ettik seni. Her zaman birlikte geleceğiz senin ziyaretine.  

 

Sen Cennet'in en güzel meleği,

Yaşamanı çok istediğimizi ve seni çok sevdiğimizi biliyor musun? 

 

BABANDAN MEKTUP

Kızıma Mektup 
Kızım seni kaybedeli 1 yıl oldu. Sensiz geçecek yılların ilki, bizim için zor bir yıldı. Seni hep hissettik, hep aradık. 
Ama hayatın gerçekleri de vardı. Şunu da biliyorum artık, öldüğümde beni karşılayacak biri var, sen varsın. Hayat ta devam ediyor. Kardeşin büyüyor, çok sevimli oldu. Annen ise hala seni sorguluyor, nerede hata yaptım diye. 
Aslında kaderdi bence, zaten kaderimizi de belirleyen hatalar değil mi? 
Kızım, annen dünyanın en güzel ve iyi annesi sende biliyorsun. Senin için harcadığı çabayı. Senin için herşeyi denedi, seni yaşatmak için her kapıyı çaldı. Açılamaz denilen kapıları açmaya çalıştı, açtı da... 
Ama olmadı. 
Evde zaman zaman ikimiz de kanadı kırık bir kuş gibi tek kanatla uçmaya çalışıyoruz. Zaman zaman duvarlara vursak ta uçuyoruz... 
Kardeşini sağlıkla yetiştirmeye çalışıyoruz, eminim ki sen de bunu çok isterdin... Belki deli diyeceksin ama TC Kimlik Numaranı yazıp giriyorum ve sen karşıma çıkıyorsun. 
"ELİF BEKEN KÖMÜR" Baba Adı ERSİN Anne Adı GÜLAY Doğum Tarihi 21/01/2007 yazıyor. Ölüm tarihi yok... 
İşte bir an bile olsa senin yaşadığını düşünüp mutlu oluyorum. Merak etme kızım çok sık yapmıyorum bunu... arada bir işte. 
Bizde durumlar böyle umarım sende bizim bilmediğimiz ama eninde sonunda yanına geleceğimiz yerde mutlusundur. 
Annen yazmış bizim seninle şarkımız olacaktı. Ben sana aşık olacak adam boşuna şarkı bestelemesin, hazır bu şarkıyla sana olan aşkını ilan etsin diye seçmiştim Elif ismini. Sana çok yakışmıştı, benim sarı saçlı, anası kılıklı kızım.
Seni Çok Seven Baban

 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !